23 Ekim 2017 Pazartesi

OSCAR YARIŞINDA KAMPANYA SORUNU

       Üç yıldır Oscar yarışını ve ödül sezonunu yakından takip eden, bilhassa son bir yıldır vaktinin önemli bir kısmını bu işe ayırmak suretiyle Oscar takipçiliğini hobi olmanın da çok ötesine geçirmiş biri olarak kampanya meselesini aşırı derecede sinir bozucu bulduğumu ifade etmeliyim. 

       Kampanya süreci o kadar kıymetli ki... Aday olmak istiyorsanız oyunu kuralına göre oynamalı ve Eylül'den Şubat'a kadarki süreçte doğru hamleler yapmalısınız. Oscar yarışına yabancı olanlar için bu yazdıklarım abartı gelebilir veya onları şaşkınlığa sevk edebilir. Ancak gerçekten de durum bu. Buna bağlı olarak da ciddi bir haksız rekabet durumu söz konusu. Ve bana kalırsa Akademi Ödülleri'nin prestijini sarsan konuların başında geliyor. Zira artık sağır sultan da duymuştur ki Akademi Ödülleri veya nam-ı diğer Oscarlar tarih boyunca gerçekten en iyilere değil, şimdilerin istatistik verileriyle konuşursak 7000 kişilik, 63 yaş ortalamalı, çoğunluğu beyaz erkeklerden müteşekkil üyelerin kalıplaşmış sinema zevklerine (!) uygun olan film ve kişilere verilmiş. Kampanya süreci de bu durumla doğrudan ilişki halinde. Bugünlerde iğrenç bir taciz ve tecavüz davasının sanığı olan Harvey Weinstein'ın yıllar boyunca yaptığı agresif ve ahlaksız kampanyalarla filmlerine kazandırdığı ödüller hepimizin hafızasında tazeliğini koruyor.

       Gelelim durup dururken neden bu yazıyı yazma ihtiyacı duyduğuma. Tahmin edilebileceği üzere küçük stüdyoların kampanya için ayıracakları, büyük bütçeleri yok. Deyim yerindeyse sahada kazandıklarını masada büyük stüdyolara kaybediyorlar, diyebiliriz. Bu çok acı bir durum ve bana göre Oscar'ı takip ediyor olmanın en ağır tarafı. Son derece can sıkıcı bu tabloya katlanmak kolay değil. Asıl konumuza gelecek olursak, son yıllarda adından söz ettirmeye başlayan ve geçen yıl Moonlight ile Oscar zaferi yaşayan A24 minik bir şirket. Bu şirketin elinde bu sene iki çok kuvvetli film var. İkisi de çok küçük bütçeli, bağımsız filmler: The Florida Project ve Lady Bird. İkisi de çok beğenildi, hemen herkesten olumlu eleştiriler aldı. Metacritic puanları an itibariyle ikisinin de 92. 'Normal şartlar altında' bu iki filmin de En iyi film Oscar'ı başta olmak üzere bir çok dalda adaylık çıkarması gerekir. Ancak A24'ün kampanya bütçesi çok sınırlı olduğundan her ikisi için birden ciddi bir kampanya yapması zor. Birisini seçip ağırlığı ona vermesi gerekiyor gibi görünüyor. Bunun sonucunda bu iki filmden biri veya ikisi birden Oscar yarışında dışarıda kalabilir. Hemen bütün eleştirmenlerce ve de izleyicilerin büyük çoğunluğu tarafından takdir edilmiş bu iki filmin yerini ise Darkest Hour gibi vasat İngiliz biyografi filmleri, Get Out veya The Big Sick gibi ırkçılık vs. güncel politik temalardan nemalanan ortalama filmlerin alması çok daha olası görünüyor. Başka bir yılda olsaydık da savaş, Holokost vs. arka planlı vasat Amerikan dram filmlerinin Oscar yarışını domine ettiğini konuşuyor olurduk.

       Mesele sadece bu da değil. Bununla kalsa yine iyi diyemeyeceğim kadar kötü bir durum olduğu halde beterin beteri var. Hatırlayanlar olacaktır, 2009'da Precious'taki performansıyla en iyi yardımcı kadın oyuncu kategorisinde Oscar kazanan ve o kategoride tarihin en iyi kazananları arasında gösterilen Mo'Nique o dönem kampanya yapmayı reddetmişti. Ben konuşmayayım, performansım konuşsun demişti. Ve de kampanya yapmamasına karşın ödülü kazanmayı başarmıştı. Ancak bu tutumu ona pahalıya mal oldu. Yapımcı ve dağıtımcıya teşekkür etmediğinden ve süreçteki genel tutumundan dolayı, 'oyunu kurallarına göre oynamadığı' gerekçesiyle sektörden dışlandı. Tabii ki bu resmi bir olay değil ama herkesçe bilinen aşikar bir durum. Aradan geçen sekiz yılda vasatı aşamayan bir iki film hariç kendisine rol veren olmadı. Buna son yıllarda kendi anlatılarını hayata geçirme konusunda çok daha aktif olan Afro-Amerikan sinema camiası da dahil. Gerçekten akıl alır gibi değil.

       Bir diğer örnek 2012 yılında Ann Dowd'ın düştüğü acınası durum. Dowd Compliance'taki performansıyla o yılın en çarpıcı performanslarından birini ortaya koymuştu ve uzun süre adından söz ettirmişti. Filmin sahibi Magnolia Pictures'ın bütçe yetersizliği dolayısıyla kampanya yapamayacağını açıklamasının ardından eşten dosttan toplayıp biriktirdiği paralarla Akademi üyelerine filmin DVD screener'larını kendisi yollamıştı. İğneyle kuyu kazmayı andıran bu bireysel çaba elbette sonuçsuz kalmış ve Dowd adaylık elde edememişti.

       Isabelle Huppert ise hepimizin malumu. Avrupa sinemasının en önde gelen aktrislerinden biri. Kendi ülkesi Fransa'dan tutun Güney Kore'ye, ABD'den Filipinler'e film çekmediği ülke, çalışmadığı yönetmen yok. Cannes ve Venedik Film festivallerinde ikişer kez en iyi kadın oyuncu ödülü almış, Fransa'nın akademi ödülleri olan Cesar Ödüllerinde 16 adaylıkla en çok adaylık kazanan bir aktris ve daha fazlası... Geçen yıl çok parlak bir yıl geçirmiş, Berlin çıkışlı Things to Come ve Cannes çıkışlı Elle'deki performansları ile 2016'ya resmen damga vurmuştu. Fransa'nın Meryl Streep'i diyeni mi ararsınız, yaşayan en büyük aktris diyeni mi ararsınız herkes kendisine methiyeler düzüyordu. Peki Huppert ne yaptı? Elle ile Oscar adaylığı alabilmek için adeta Amerika'ya kamp kurdu. Ödül törenleri, galalar, roundtablelar, röportajlar derken adeta medya maymunu oldu. Gotham gibi minicik bir bağımsız film organizasyonunda ödül alınca ağlamaklı oldu. Altın Küre aldığında nefesi kesildi, heyecandan ölecek oldu. Kısaca 63 yaşındaki 40 yıllık oyuncu koskoca Isabelle Huppert Oscar adaylığı uğruna ne hallere düştü. İşin ilginci bu çarpık düzeni benimsemiş olanlarca bütün bunlar normal karşılandı ve Isabelle Huppert'in kampanya performansı ve stratejisi ayakta alkışlandı. Şimdi bu anlattıklarım normal mi sizce?

       Konuyla ilgili örnekler çoğaltılabilir. Son bir örnek vererek mevzuyu uzatmadan sonlandırmak istiyorum. O da bu yıldan. Pek sevdiğim Jake Gyllenhaal bu yıl Stronger ile adaylık kovalıyor. Son yıllarda Nightcrawler ve Nocturnal Animals ile adaylığa çok yaklaşmış olsa da bir türlü Brokeback Mountain sonrası ikinci adaylığı yakalayabilmiş değil. Adaylığa o kadar susamış halde ki filmiyle ilgili eleştirmenlere teşekkür maili attığı ortaya çıktı. Bu olaydan Stronger'ı izlemediği halde Gyllenhaal'dan filmi izleyip beğendiği için teşekkürlerini sunan bir mail aldığını Twitter'dan duyuran Indiewire eleştirmeni David Ehrlich sayesinde haberdar olduk. Çok gülünç ve acınası değil mi? Film starı denilen, kitleleri peşlerinden sürükleyen insanların kendilerine bunu reva görmelerini anlayamıyorum.

       Evet, Oscar'da kampanya süreci kabaca böyle işliyor. Nihayetinde kampanya için parası, enerjisi ve de yüzsüzlüğü olan aday oluyor, ödülleri topluyor desem yanlış bir şey söylemiş olmam. Hazır Harvey Weinstein olayıyla da Hollywood'un ihtişamlı görünümünün altındaki kokuşmuş düzen iyice ortalıklara saçılmışken sektörün en önemli olayı olan Oscarlar konusunda da bu bozuk düzeni yıkmanın ve devrim yapmanın tam zamanı değil mi?

6 Eylül 2017 Çarşamba

VENEDİK YÖNETMENLERİNDEN FİLMLER

       70. Venedik Film Festivali'nde sona yaklaşmışken ben de ana yarışmaya filmi seçilmiş yönetmenlerin daha önceki işlerinden izlediklerim hakkında kısa değerlendirmeler yapmak istedim. Buyrunuz:
Lebanon (Samuel Maoz, 2009)
Film 1982’de İsrail’in Lübnan’a açtığı savaşın ilk gününde bir tankta görevli dört askerin yaşadıklarını anlatıyor. Filmin bir-iki kare hariç hemen tamamı bir tankın içinde geçiyor. Bu klostrofobik atmosfer, etkili kamera kullanımıyla güçlendirilmiş. Yine tankla dışarının bağlantısını sağlayan tank dürbününün kullanım biçimi son derece başarılı. Filmin ilk 30-40 dakikası özellikle çok etkileyici. İlk kez bir savaşta görev almış genç askerlerin ruh halleri iyi yansıtılmış. Ancak ondan sonra serbest düşüşe geçiyor ve film kendini tekrarlamaya başlıyor. Bunda yönetmenin çok fazla “bu savaş karşıtı bir filmdir.” mesajı vermeye çalışmasının da etkisi var. Bu açıdan biraz yapaylaşıyor. Tank komutanının saatler içinde çok da büyük şeylere şahit olmadan psikolojik olarak o denli yıpranması gerçekçi değil. İsrail ordusunun askerleri bu kadar aptal olsaydı girdikleri o kadar savaşı kazanamazlardı herhalde. Oyunculuklar da filmin gerektirdiği düzeyin altında. Zor zahmet idare etmişler rollerini.
Puan: 7/10

Human Capital (Paolo Virzi, 2013)
Film bir kazayı merkeze alarak iki aileden fertlerin gözüyle yaşananları gösteren bir kesişen hayatlar filmi. Filme başlar başlamaz ilk fark ettiğim hikayenin ve karakterlerin İtalya’yla minimum benzerliği ve filmin fazla Amerikanvari olduğuydu. Nitekim film bir Amerikan romanından uyarlamaymış. Yönetmen özgün bir bakış getirememiş. Zaten yönetmenin yeni filmi de Helen Mirren’lı bir filmi. Belli ki uluslararası pazara açılmak için fırsat kolluyormuş. Her neyse hikaye aslında oldukça sıradan. Bunu oldukça iyi bir kurguyla örtüp filmi izlenebilir hale getirmişler. İtalya’yı ekonomik çöküşe götüren süreç ve filme adını veren ‘beşeri sermaye’ üzerinden kapitalist sistem eleştirisi yapabilecekken bunu beceremiyor ve sıradan bir gizem filmi olmayı tercih ediyor. Yönetmen - şayet varsa - dertini anlatamadığının farkında olmalı ki filmin sonunda sinemada kullanımını hiç sevemediğim bilgilendirme yazısına ihtiyaç duymuşlar. Özellikle başroldeki Valeria Bruni Tedeschi ile Matilde Gioli'nin oyunculukları baya iyi. 
Puan: 6/10

Our Little Sister (Hirokazu Koreeda, 2015)
Filmlerinde aile ilişkilerini incelemeyi seven Koreeda’dan yine benzer sularda gezinen bir film. Bu kez de 15 yıldır görmedikleri babalarının cenazesine giden üç kız kardeşin babalarının sonraki evliliğinden olma kız kardeşleriyle tanışmalarını ve sonrasında onu yanlarına alıp birlikte yaşamaya başlamalarını izliyoruz. Anne-kız, baba-kız, kız kardeşler derken aile dinamiklerine dair pek çok söz söylüyor film. Bunu da oldukça etkili yapıyor doğrusu. Yaşları 15-30 aralığında değişen bu dört kızın bir de erkeklerle olan ilişkilerine dokunduruyor. Naif, dingin, samimi bir anlatım var. Klişe bir ifadeyle sıcacık bir aile filmi. :) Başka ellerde bilakis yurdum yönetmenlerinden Çağan Irmak gibilerinin elinde olsa çok rahat melodrama kayabilecek hikayeyi son derece sade bir dille ele alıyor yönetmen. Zaten Koreeda'nın alametifarikası da bu. Ayrıca yıllar evvel gidip görme fırsatı da bulduğum Japonya ve Japon halkı konusundaki düşüncelerimi her izlediğim Japon filmiyle bir kez daha pekiştiriyorum. Japon kültürüyle bizimkisi baya bir benziyor. Bu nedenle filmlerden aldığım lezzet daha da artıyor haliyle. Kız kardeşleri oynayan dört oyuncu da son derece başarılı. Sanki gerçek bir aile gibiydiler. Yine klişe bir tabirle 'kimyaları tutmuş.'
Puan: 9/10

The Ides of March (George Clooney, 2011)
Film ABD başkanlık seçimlerinde Demokrat Partinin adayı olabilmek için ön seçimlerde yarışan başkan aday adayının seçim kampanyasında çalışan basın sözcüsünün siyasetin kirli yüzüyle tanışmasını anlatıyor. Film ABD’deki seçim atmosferini anlatmakta oldukça başarılı. Bu sayede konuya ilgisi sınırlı bendeniz gibi bünyeleri de içine alabiliyor hemencecik. Ve iyi yazılmış bir senaryo var. Senaryo tıkır tıkır işliyor. Kısa süresinin de katkısıyla hiç sıkmadan kendini izletiyor. Ne var ki konuyu ele alış biçimi fazla basitçe. Yani senaryo iyi yazılmış ama baya bir derinliksiz. Olaylar hep yüzeysel işlenmiş ve olay örgüsü çok hızlı ilerliyor. Dolayısıyla sarsıcı olabilecek bir konu sıradan bir hale gelmiş. Ryan Gosling, rahmetli Philip Seymour Hoffman, George Clooney, Paul Giamatti, Marisa Tomei ve Evan Rachel Wood'lu all-star oyuncu kadrosunun performansı da kendilerinden beklenildiği gibi iyi.
Puan: 6/10

Dying of the Light (Paul Schrader, 2014)
Tek kelimeyle korkunç bir film. Emeklilik arifesindeki CIA ajanının amirlerine karşı gelerek 22 yıldır aklından çıkaramadığı bir teröristin peşine düşmesi anlatılıyor. Ajanın frontotemporal demans, teröristin de talasemi olması çiçeği burnunda bir hekim olan bendeniz açısından ilginçti! Klişe karakterler, vıcık vıcık Amerikan milliyetçiliği, aptalca bir senaryo. Nerden tutsan elde kalıyor. Genç yaşta hayatını kaybeden Anton Yelchin’i izlemenin acı vericiliği de tüm bu rezaletin üstüne tuz biber oldu. Filmin yapımcıları filmi kendileri kurgulayıp çekilmiş görüntülerin filtresine varana kadar değiştirmişler. O dönem filmin yönetmeni ve oyuncuları da filmimize gitmeyin bile demişler. Onların adına üzüldüm. Ancak bu öykü, karakterler ve o çekilmiş sahnelerle filmi nasıl kurgularsan kurgula nihayetinde tırt bir film olurdu.
Puan: 2/10

The Attack (Ziad Doueiri, 2012)
Film karısı bir intihar eyleminde ölen ancak sonrasında eylemi yapan teröristin karısının olduğunu öğrenen bir cerrahın yaşadıklarını anlatıyor. Cerrahın Tel-Aviv'de Yahudi bir çevre edinmiş ve ödül almış bir Arap olduğunu da söylemek lazım. Evli çiftlerde taraflardan birinin hayatını kaybettikten sonra büyük bir sırrının ortaya çıkması daha önceleri de kullanıldı. Ancak ilgi çekici Arap-İsrail politik arka planı hikayeye güç veriyor ve filmi klişelikten arındırıyor. Başkarakterin bir doktor olması kişisel olarak ilgimi daha da artırdı. Zira özellikle yaralı ve ölülerin hastaneye getirilmesi ve cesetin teşhis edilmesi sahnesinde kendimi onun yerine koydum ister istemez. Nihayetinde ilk 40 dakikada su gibi akan film ortalarda sendeliyor. Özellikle karakterin mektup bulmasından sonra gücünü bir miktar yitiriyor. Başkarakterin eylemlerindeki motivasyon inandırıcı gelmemeye başlıyor ve çok katmanlı olabilecek hikaye dar bir alana hapsoluyor. Ancak son yarım saatte ve final sekansında bin yıllardır süregelen Ortadoğu sorununun temellerine dair söyledikleri etkileyici. 
Puan: 8/10

Seven Psychopaths (Martin McDonagh, 2012)
Film Yedi Psikopat adında bir senaryo yazmaya çalışan yazar ve arkadaşlarının mafyayla başının belaya girmesini eğlenceli bir dille anlatıyor. İrlandalı iki kardeş yönetmenden biri olan ve önceki filmi In Bruges'le tanınan Martin McDonagh’ın bu filmdeki ilham kaynağı sanki Tarantino sineması, özellikle Pulp Fiction. Senaryo yazarının hem kendi öyküsünü hem de yazdıklarını ve aklından geçenleri ekrana taşımasıyla da 2002 yapımı Adaptation’ı hatırlatıyor. Ancak ne yazık ki film ilham aldığı - veya benzediği - filmler kadar başarılı olamamış. Klişelerle dalga geçmek istediği aşikâr ama pek başarabildiği söylenemez. Parlak fikirler, ilginç anlar var ancak bir türlü kompakt bir bütün olamıyor ve film iyi pişmemiş bir kek havasında kalıyor. Yine de eğlenceli bir film. Kendini izletiyor. Colin Farrell, Sam Rockwell ve Christopher Walken'ın başını çektiği oyuncu kadrosunun performansı da oldukça iyi.
Puan: 6/10

The Descendants (Alexander Payne, 2011)
Filmde Hawaii’de varlıklı bir aile şirketi yöneten orta yaştaki bir avukatın karısının bir tekne kazası sonrası yaşam destek ünitesine girmesinden sonra başka bir adamla ilişkisinin ortaya çıkmasına verdiği reaksiyonu, çocukları ve ailesinin geri kalanıyla olan ilişkilerini restore sürecini izliyoruz. Filmde Hawaii’nin doğal güzelliği o kadar güzel yansıtılmış ki uçağa atlayıp gidesi geliyor insanın. Hikaye oldukça komik, samimi ve sıcak. Senaryo çok iyi yazılmış. Diyaloglar oldukça işlevsel. Aile mirasının geleceği hususundaki konularda doğa, çevre ve şehirleşmeye dair dokundurmaları güzel. Alexander Payne her daim filmlerini iyi yönetir. Burada da yine o sıcak, samimi atmosferi izleyiciye de yaşatmayı başarıyor. Kamera kullanımı yerli yerinde. Müzikler dozajında. George Clooney ise belki de kariyerinin en iyi performansını sunuyor. Bir de o çok ilginç koşma stiliyle belleklerimizde yer etmeye hak kazandı diyelim. :) Clooney'in oynadığı karakterin büyük kızını oynayan Shailene Woodley de çok başarılı.
Puan: 9/10

Medeas (Andrea Pallaoro, 2013)
Film hayvancılık yapan bir baba, dilsiz ve sağır bir anne ile aralarında ikişer üçer yaş bulunan 5 çocuktan müteşekkil, çeşitli sorunları olan bir aileyi anlatıyor. Film adını mitolojik Medea trajedisinden almış. Film kısa sürede bu kez cinsiyetlerin yer değiştirdiği bir Medea yorumu izleyeceğimizi belli ediyor. Diyalogların azlığı filmin atmosferine büyük katkı yapmış. Film boyu devam eden ürkütücü sessizlik adeta kıyamet öncesi sessizliği gibi. O durgunluk hali gerçekten çok etkileyici. Görüntü yönetmeni de çok iyi iş çıkarmış. Çocuk karakterler fena yazılmamış. Çocuklar da iyi oynamış. Gelelim eksilerine. Bir kere adında meymenet yok. Anlattığı şeyi tutmuş filmin adı yapmış Hristiyanlık ögeleri ve dindarlığı vurgulama çabaları filme zorla sokuşturulmuş gibi ve otantik bir hava katmaktan daha fazla bir işlevi yok. Aynı şekilde baba karakteri de fazla zorlama olmuş. Bir zamanların sürpriz Oscar adayı Catalina Sandino Moreno’nun oynadığı anne karakteri çok yüzeysel. Eylemlerini mantıksal bir zemine oturtmak zor. Sade olayım derken gösterişçi olmuş o acayip final hakkında da ne düşünsem bilemedim. Sonuçta elde sadece atmosfer kurmada ve sinematografide başarılı olabilmiş bir film var. Oysa sinema görsel bir sanat olduğu kadar bir hikaye anlatma sanatı aynı zamanda. Bu anlatım işi her zaman konvansiyonel bir senaryo gerektirmez elbette. Terrence Malick sırf görsellikle neler neler anlatır. Ancak burada olduğu gibi saldım çayıra Mevlam kayıra da olmamalı yani. Beğenemediğime üzüldüğüm bir film oldu. Yazık olmuş.
Puan: 5/10

Samson and Delilah (Warwick Thornton, 2009)
Film Avustralya çöllerinde izole yaşamlarını sürdüren iki genç Aborijinin romantik ilişkisini ve yaşadıkları yeri terk ettikten sonra başlarına gelenleri anlatıyor. Filmin adı daha önce de beyazperde ve televizyona uyarlanmış Tevrat’ta geçen bir kıssaya dayanıyor. Bu kez farklı ve ilgi çekici olan, hikayenin Aborijin bir toplulukta geçmesi. Yönetmen o kültüre dair yoğun şeyler anlatma derdinde değil. İşin insana bakan boyutunda daha çok. Film başlangıçta varoluşçu sorular sorduruyor. İlerledikçe aslında neredeyse bir anti - Samson & Delilah hikayesi izlediğimiz anlaşılıyor. Dışlanmışlık ve çıkışsızlık temalarının ağır bastığı iç karartıcı ve acıtıcı bir hal alıyor. Yönetmenin umutlu final tercihi tartışmaya açık olsa da sakil durmuyor. Nihai olarak tam tatmin edemese de bir ilk filme göre iyi bir film. Başroller baya iyi. Özellikle de kız oyuncu.
Puan: 7/10

The Secret of the Grain (Abdellatif Kechiche, 2007)
Filmde karısından boşanmış, ailesinden uzaklaşmış, orta yaşı geçkin göçmen bir işçinin işten çıkarılmasına müteakip kendi restoranını açmaya çabalama sürecini izliyoruz. Film Fransa’daki göçmen aile portresini yansıtmakta çok başarılı. Yönetmenin izlediğim ikinci filmi. Belli ki bol diyaloglu, uzun tutulmuş sahneler çekmeyi seviyor. Yalnız bunu her seferinde başarıyla yaptığını söyleyemeyeceğim. Örneğin filmin başlarındaki kuskuslu aile yemeği oldukça başarılı. Gülüp eğlenirken Arapça mevsunun girmesiyle tonun bir anda değişmesi filan çok usta işiydi. Lakin sonlara doğru Rus gelinin ağlama krizi sahnesi gereksizce uzamış da uzamış. Resmen boğdu yani, zor sabrettim. Açılış gecesinde yemeğin arabada unutulmasıyla patlak veren o kopma anı da beni çok tatmin edemedi. Sırf işin içine aksiyon girsin diye karakterler hep bir ağızdan saçmalıyor falan. Finale giden yol iyiydi ancak tam final sahnesinden emin değilim. Başrol oyuncusunu biraz tutuk buldum. Geri kalan oyuncular baya iyiydi. Kısacası yönetmen bazı şeyleri çok iyi yapıyor. Ancak başarısını filmin tamamına yayamamış. Tamamına yaydığı film için bkz: Blue Is the Warmest Colour
Puan: 8/10

Crimson Peak (Guillermo del Toro, 2015)
Filmde 1800’lü yılların sonlarında çok sevdiği babasının ölümün ardından kendisine talip olan gizemli bir adamın evlenme teklifini kabul ederek kocası ve görümcesinin yaşadığı eski bir şatoya yerleşen genç bir yazarın yaşadıkları anlatılıyor. Film hakkındaki bazı eleştirilerde belirtildiğinin aksine filmi fantastik gerilimden ziyade içinde hayaletler olan gotik bir aşk hikayesi olarak okumak daha doğru kanımca. Böyle bakınca daha çok lezzet alınabilir gibi duruyor. Film ilgi çekici konusu ve geçtiği döneme rağmen bayat denilebilecek bir hikayeden mustarip. Bu nedenle ağızda kekremsi bir tat bırakıyor. Öte yandan Del Toro filmlerinin görsel yanı her daim güçlü olmuştur. Bunda da öyle. Prodüksiyon tasarımı, kostüm tasarımı, saç & makyaj, kısacası bütün teknik dallarda da üst düzey bir başarı mevcut. Başrollerdeki Mia Wasikowska ve Tom Hiddleston fena değil. Görümceyi oynayan Jessica Chastain ise her zamanki gibi çok başarılı.
Puan: 7/10

The Snows of Kilimanjaro (Robert Guediguian, 2011)
Film işten çıkarılan bir işçiyle karısının ailesi ve arkadaşlarınca hediye edilen Afrika seyahati öncesi uğradıkları soygun sonrasında yaşananları anlatıyor. Filmin dandikliğini anlatmaya kelimeler yetmez. Festival yönetimi bu filmi çeken bir adamın filmini nasıl yarışmaya almış hayret ediyorum. Yönetmen hikaye anlatımından bihaber. Ne anlatmak istediği belli değil. Sosyalizmdir, vicdandır, şudur budur bir şeyler geveliyor ama o kadar pasaklı bir anlatım var ki. Bizim ulusal festivallerde yarışan ilk filmlere benziyor. Hatta onlardan da kötü. Ne seyirciyle bir duygusal bağ kurabiliyor ne anlamlı bir mizansen mevcut. Diyaloglar desen rezalet. Kullandığım altyazı da çok kötüydü. Çeviren kimse hiç çevirmeseymiş daha iyiymiş. İngilizce altyazıyla daha iyi anlardım muhtemelen. Kötü altyazı da üstüne binince o saçma konuşmalara maruz kalmak çekilmez oldu. Oyuncuların performansı vasat bile değil, baya kötü. Kamera kullanımının sinemasal bir yanı yok. Filmi nerden tutsan elde kalıyor. Altyazı kötü hazırlandığı için az biraz kıyak geçmeyi düşünüyordum ama mide bulandırıcı finale katlanamadım.
Puan: 1/10

The 17th Floor (Manetti Kardeşler, 2005)
Filmde kendisini ezikleyen patronu ve kardeşinden intikam almak isteyen bir mafyayla, onun kurduğu bombalı tuzaktan kurtulmaya çabalayan biri mafya ikisi alakasız üç eleman anlatılıyor. 90’lar dizi estetiğiyle çekilmiş, en fazla televizyon filmi olabilecek kalibrede bir film var elimizde. Ne ki acaba güldürebilir, eğlenceli bir şey olabilir mi diye kestirip atmak istemedim baştan. Filmin komik bir tarafı yok. Sözde aksiyon filmi ama 70 dakikası aşırı sıkıcı. Son yarım saatte adrenalin dozu ancak yükselebiliyor. Filmin hikayesinin süresiyle filmin süresini eşit tutmak istemiş yönetmek. Yani gerçek zamanlı bir film çekmek istemiş. Araları doldurabilmek için de sık sık flashbacklere başvurmuş. Aslında bu tarz filmlerde flashbackler hiç olmazsa heyecanı ve gerilimi artırır. Bu filmde öyle bir işe de yaramıyor ancak hikayenin azıcık da olsa oturmasını sağlamış. Gözlüklü abinin oyunculuğu iyiydi. Başrolünki ise Flash TV oyunculuğu düzeyinde. Başkarakter film boyu sakız çiğnedi, yönetmen de sürekli yakın planlarla yamulan ağzını gösterip durdu. Sinir bozucuydu. Filmde iki şeyi sevdim: Kahramanlıkta kadın karaktere de ciddi pay bırakması ve “Masum da olsalar obezler ölmelidir.” şeklindeki mesajı. Yalnız böyle bir filmi çeken adamların filmi Venedik ana yarışmasında ne işi merak ediyorum. 5. sınıf bir aksiyon filminden arthouse bir filme mi geçmişler? Muhtemelen sırf 4 filmlik İtalyan kotası dolsun diye alınmıştır.
Puan: 3/10

Darker Than Midnight (Sebastiano Riso, 2014)
Film kendini kadın gibi hisseden 14 yaşında bir oğlan çocuğunun babasının baskılarına dayanamayıp evden kaçmasını ve transseksüellerle sokaklarda yaşamaya başlamasını anlatıyor. İnternette çocuğun hermafrodit olduğu yazılmış. Filmde anlaması güç bir doktor sahnesi haricinde buna dair bir ima göremedim. Filmde çocuk transseksüel gibi algılanıyor. Her neyse, seçilen çocuk ciddi bir casting ve saç & makyaj başarısı. Hem kız hem erkek gibi görünüyor. Lakin oyunculuk anlamında bunun hakkını verememiş. Film boyunca aynı ifadesiz, donuk suratla oynamış. Yönetmene gelince hem trans bir bireyin özgürleşme(!) sürecini anlatmak hem de transseksüel işçilerin yaşamından bir kesit sunmak istemiş gibi. Ancak filmde özgün bir şey ortaya koyabildiğini, hafızalara kazınacak bir sahne yaratabildiği söylemek güç. Göze batan bir yanı olmasa da dikkate değer bir yanı da yok. Filmin pozitif yanı, hem orijinal müzikleri hem de filmde sıkça kullanılan Amore Stella adlı parça çok iyi. Sorunlu olarak değerlendirilebilecek bir yanı ise sanki trans bireyler için tek çıkış yolu sokaklara düşmek gibi gösteriyor. Bu da klasik sorunlu trans/travesti algısını besliyor. Finali de final değil. Bu sıradan filmi çeken adamın ikinci filminde ne gibi bir ışık gördüler de yarışmaya aldılar acaba? Ya yeni filmi başyapıt ya da ölmüş İtalyan sinemasının Venedik’te düzenlenecek Mevlit’ine davet etmişler.
Puan: 4/10

Black Swan (Darren Aronofsky, 2010)
Film, Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesinde başrolü kapmak için mücadele eden genç bir balerini anlatıyor. Filmin teması temelde başarıya ulaşmak için yapılacak eylemlerin sınırı nedir gibi algılanabilir. Ancak filmde kızının başarılı olması için onu zorlayan hırslı anne motifi önemli yer kaplıyor. Sorunlu anne-kız ilişkisi üzerinden cinsel bastırılmışlık ile içindeki ‘siyah kuyu’yu ortaya çıkarma arasında bir paralellik kuruluyor. Başkarakterin kabuklarını kırmaya çalışırken şizofreni sularında gidip gelen zihin dünyası etkileyici bir biçimde yansıtılıyor. Zaman geçtikçe gerçek ile gerçeküstünün iç içe geçtiği lezzetli sekanslar filme değer katıyor. Yönetmen gerilimi baştan sona had safhada tutmayı başarmış. Filmin finali de çok kuvvetli. Natalie Portman ve Mila Kunis’in performansları çok iyi. Filmde teknik yönden de kusursuza yakın bir işçilik var.
Puan: 8/10

National Gallery (Frederick Wiseman, 2014)
Film İngiltere’nin büyük müzesi National Gallery’nin barındırdığı sanat eserlerinin anlatıldığı ve müzenin nasıl yönetildiğinin gösterildiği bir belgesel. Bunu belli başlı yollarla yapıyor. Bir yandan müzenin bütçesinin, gelirlerinin, reklam faaliyetlerinin, sorunlarının vs. konuşulduğu yönetim kurulu toplantılarını izliyoruz. Öte yandan müzedeki eserleri de bazen bir rehberin eşliğinde izliyoruz, bazen akademik bir ortamda ders dinliyoruz, bazen ziyaretçiymiş gibi eserlere göz gezdiriyoruz. Bir de resim atölyesinin çalışmalarına şahit oluyoruz. Bu açıdan bu tarz bir belgeseli anlatmak için oldukça ideal bir yöntem bulmuş yönetmen. Eserlerin restorasyon süreci filmde önemli bir yer tutuyor. Da Vinci, Michelangelo, Turner, Rembrandt, Rubens, Titian gibi über ressamların tablolarına dair ilginç şeyler öğreniyoruz. Filmin ağırlık noktasını ise rehber/uzmanların tabloları açıklama/yorumlama sahneleri oluşturuyor. Filmin izlemeyi zorlaştıran kısımları da burası. Evet o tablolar hakkında bu kadar detaylı şeyler öğrenmek çok güzel. Ancak anlatıcı kendi uzmanlık alanında ve işin bilimsel düzeyinde nefes almadan rahatlıkla cümleleri sıralarken, konuya aşina olmayan seyirci pür dikkat dinlemek zorunda. Tam olarak anlayabilmek için defalarca kez geri alıp tekrar dinlediğim oldu. Filmin süresi de 3 saat olunca tüm bu işlem oldukça yorucu bir hal alıyor. Sinema filminden ziyade TV serisi olsa daha iyi olurmuş gibi geldi. Yine de izlemesi zahmetli olsa da resim ve sinema sanatlarının iç içe geçtiği hoş bir belgesel olmuş. Finaldeki dans da muhteşemdi. National Gallery’nin kendisine ve İngilizlerdeki müzecilik anlayışına hayran kalmamak mümkün değil.
Puan: 8/10

17 Ağustos 2017 Perşembe

90. AKADEMİ ÖDÜLLERİ / ERKEN TAHMİNLER

       Bu yazımızda özellikle son 10 yılda Oscar yarışına yön veren Venedik, Telluride ve Toronto Film Festivalleri öncesinde yarışta son durumu gözden geçireceğiz. Zira bu üç festivalin sonunda gelindiğinde taşlar yerinden oynamış olacak. Bu açıdan fırtına kopmadan önce son bir değerlendirme yapmakta fayda var.

       En başta da dediğimiz gibi en iyi film Oscarını kazanmak için güz festivallerinden birine uğramak şart gibi bir durum söz konusu artık. İstatistiksel olarak da gerçekten böyle. Son 10 yılda en iyi film Oscarını kazanan filmlerin 9 tanesi Toronto’da, 7 tanesi Telluride’da gösterilmiş. Venedik ise son özellikle son 3 yıldır baskın bir konuma gelmiş durumda. Dünya prömiyerlerine nerde yaptıklarına bakacak olursak da bu 10 filmden No Country for Old Men ve The Artist Cannes’da; The Hurt Locker, Birdman ve Spotlight Venedik’te prömiyer yapmış. Slumdog Millionaire, The King’s Speech, Argo, 12 Years a Slave ve Moonlight ise Avrupadaki festivalleri es geçip Telluride-Toronto ikilisinde prömiyer yapmayı tercih etmişler. Bu dört festivalin dışında zaman zaman yılın en erken festivalleri Sundance ve Berlin de yarışın önemli filmlerini öne çıkarabiliyorlar. Öyle ki Sundance zaman olarak daha bir önceki yılların ödülleri dağıtılmadan düzenleniyor. Burdan çıkan bir film koca bir yıl boyunca kendini unutturmadan kalmayı başarabilmeli. Böyle bir handikapa rağmen Boyhood gibi ödüle çok çok yaklaşmış bir film Sundance’ten çıkmıştı.  Aynı şekilde geçen yılın flaş filmi Manchester by the Sea de Sundance çıkışlıydı. Üç yıl öncesinden The Grand Budapest Hotel ise ilk gösterimini Berlin’de yapmıştı.

       Kısacası artık Oscar’da büyük oynamanın belli bir matematiği var. Ya Avrupa’nın 3 büyük festivali Berlin, Cannes veya Venedik’te prömiyer yapıp Kuzey Amerika’daki festivallerde de gösterim yapmak, ya Avrupa’yı es geçip heyecanı direkt Telluride veya Toronto’da başlatıp tercihen New York Film Festivali ve AFI Festivali ile sürdürmek ya da Ocak ayında Sundance’te yürüyüşe başlayıp diğer festivallerdeki gösterimlerle konumunu perçinlemek. Festivallere uğramadan doğrudan yazın veya ödül sezonunda vizyon görmek Oscar’da büyük oynamaya yetmiyor artık. Zira siz gösterilene kadar birçok film spot ışıklarını üzerine çekmiş ve belli bir ivme kazanmış oluyor.


       Bu girizgahtan sonra şimdi en iyi film Oscarı başta olmak üzere pek çok kategoride iddialı olduklarını düşündüğümüz filmleri tanıyıp üzerlerine konuşalım ve ardından da Oscarların 6 ay öncesinde ve güz festivallerinin arifesinde 20 daldaki tahminlerimizi sıralayalım.


The Papers

Yönetmen: Steven Spielberg
Dağıtımcı: 20th Century Fox
Vizyon tarihi: 22 Aralık 2017
Festivaller: -
Konu: Film 1971 yılında Washington Post’ta çalışan iki gazetecinin Pentagon Belgelerini yayımlamak için federal hükümetle girdikleri mücadeleyi anlatıyor.

       Spielberg’ün elinde The Kidnapping of Edgardo Mortara ve Ready Player One olmak üzere iki proje varken Mart ayında birdenbire onları erteleyip Pentagon Belgeleri üzerine bir film çekeceğini duyduk. Üstelik başrollerde Meryl Streep ve Tom Hanks gibi iki yaşayan efsaneyle. İlerleyen zamanlarda çoğunluğu bugünün televizyon yıldızlarından olan oyunculardan müteşekkil kalabalık bir yardımcı oyuncu kadrosu açıklandı. Kağıt üzerinde Spielberg+Streep+Hanks gibi olağanüstü bir kombinasyona sahip filmin bir diğer büyük avantajı da Amerikadaki mevcut politik iklime inanılmaz uygun bir zamanda çekilmesi. Filmin en büyük dezavantajı ise vizyon tarihi. Öyle ki filmin çekimleri biteli daha birkaç hafta oldu. Yaklaşık 3 ay içinde post-prodüksiyonunu bitirmek zorundalar. Yetiştirecekleri konusunda pek kuşkum yok. Zira Spielberg bunu Munich’de de yapmış, çekimlerini Eylül’de bitirdiği filmi ödül sezonuna yetiştirmişti. Temel sıkıntı festivallere uğramayacağı için momentum kazanmakta geç kalacak olması. Zira bu film vizyona girdiğinde rakiplerinden birkaçı çoktan sezonun gözdeleri arasında yerini almış alacak. Filmle ilgili pek çok sinemaseveri en çok heyecanlandıran husus hiç şüphesiz Meryl Streep’e 4. Oscarını kazandırma ihtimali. Aynı şekilde son yıllarda devamlı surette adaylığa çok yaklaşıp da ulaşamayan Tom Hanks’in 2000 sonrası ilk adaylığı söz konusu olabilir. Filmin adının da netleşmediğini ve değişebileceğini söyleyelim.


Dunkirk

Yönetmen: Christopher Nolan
Dağıtımcı: Warner Bros.
Vizyon tarihi: 21 Temmuz 2017
Festivaller: -
Konu: Filmde İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman Ordusu tarafından kuşatılmış İngiliz askerlerinin Dunkirk sahilinden tahliyesi anlatılıyor.

       Sadece İkinci Dünya Savaşının değil dünya tarihinin de dönüm noktalarından biri kabul ediliyor Dunkirk tahliyesi. Bugün bile Hitler’in tahliyeye göz mü yumduğu eğer öyleyse neden göz yumduğu konusu tartışılıyor. Film de haliyle sırf konusu itibariyle bile önemli hale gelmiş oluyor. Akademi’nin bugüne kadar kendisine fazla yüz vermediği Nolan bu kez bir savaş ve hayatta kalma filmiyle Akademiyi can evinden vurmak istemiş belli ki. Bunu da başarmış. Zira eleştirel anlamda bugüne kadar en çok beğenilen Nolan filmi oldu. Film Türkiye’de vizyona girdiği ve ben de izleyebildiğim için üzerinde konuşmak daha kolay tabii ki. Geçekten de insanda son derece yoğun duygular bırakan bir film. Teknik anlamda kusursuza yakın. Filmin 10’a yakın dalda Oscar adaylığı çıkarması, bunların da 3-4’ün de zafere ulaşması sürpriz olmaz. Nolan da hiç şüphesiz uzun yıllardır beklediği en iyi yönetmen adaylığına ulaşacak. Hatta kazanma ihtimali de azımsanmayacak düzeyde.


The Shape of Water

Yönetmen: Guillermo del Toro
Dağıtımcı: Fox Searchlight
Vizyon tarihi: 8 Aralık 2017
Festivaller: Venedik, Telluride, Toronto
Konu: Filmde Soğuk Savaş dönemi Amerikasında bir laboratuvarda çalışan dilsiz bir temizlikçinin gizli bir deneyden haberdar olması ve beklenmedik bir aşka yelken açması anlatılıyor.

       Kendine özgü bir tarzla yola çıksa da bazen başarılı bazen başarısız filmlere imza atan Meksikalı yönetmen Del Toro bu kez turnayı gözünden vurmaya hazırlanıyor. 3 Oscar ödüllü Pan’s Labyrinth yönetmenin bugüne kadarki en başarılı işi hiç şüphesiz. Bu film de gerek konusu gerek fragmanıyla Pan’ın Labirenti’ni bir hayli andırıyor doğrusu. Üstelik bu kez bir İspanyol filmi değil bir Amerikan filmi olması da çok büyük avantaj. Akademideki dedeler altyazı okumak zorunda kalmayacak ne de olsa. Film uzun süre Oscar radarının dışındaydı ancak gelen haberler ve yayınlanan fragmanla beraber bir anda yarıştaki en iddialı filmlerden biri haline geldi. Venedik’teki gösterimden iyi haberler gelirse ve The Papers beklendiği kadar iyi eleştiriler alamazsa The Shape of Water’ı tutabilene aşk olsun. Bakalım Del Toro Cuarón ve Inãrritu'nun başardığını başarabilecek mi?


Call Me by Your Name

Yönetmen: Luca Guadagnino
Dağıtımcı: Sony Pictures Classics
Vizyon tarihi: 24 Kasım 2017
Festivaller: Sundance, Berlin, Toronto
Konu: Filmde 1980’lerin İtalya’sında evlerine stajyer olarak gelen bir Amerikan doktora öğrencisiyle müzik ve romantizm dolu bir yaz geçiren genç bir İtalyanın hikayesi anlatılıyor.

       Son yıllarda gerek Avrupa sinemasında gerek Amerikan bağımsız sinemasında LGBT hikayeleri ağırlık kazanmaya başladı. Bu yıl da bayrağı Call Me by Your Name devralmış vaziyette. Carol’ı büyük dallarda harcayan Akademi geçen yıl siyahi bir LGBT filmine en iyi film Oscarını vererek zincirlerini kırmıştı. Yani LGBT’nin de erkeklisi makbul Akademide! Call Me by Your Name ekibi en azından buna sevinebilir. I Am Love ve A Bigger Splash ile adından söz ettiren İtalyan yönetmen Luca Guadagnino bu kez bir roman uyarlamasıyla gönülleri fethetmeye geliyor. Filmin Sundance’te gördüğü yoğun ilgi Berlin’de de devam etmişti. Geçtiğimiz haftalarda yayınlayan fragman da sinema çevrelerini epeyce meraklandırmaya başladı. Ancak her şey güllük gülistanlık değil. An itibariyle Metacritic puanı 98 olan filmin bu ivmeyi ne kadar koruyabileceği kritik bir soru. Zira sadece 11 eleştirmenin puanı bu şekilde. Gösterime girdiğinde mutlaka olumsuz eleştiri de alacaktır. Hadi diyelim eleştirmenler arasında favori konumunu korudu. Sektöre kendini kabul ettirebilecek mi? Çünkü film Moonlight’ın sahip olduğu politik ağırlıktan yoksun gibi duruyor. ‘Light’ bir romantik Avrupa filmi gözüyle bakılması da olası.


Last Flag Flying

Yönetmen: Richard Linklater
Dağıtımcı: Amazon / Lionsgate
Vizyon tarihi: 3 Kasım 2017
Festivaller: New York Film Festivali
Konu: Filmde Irak’ta askerlik yapan oğlunu kaybeden Vietnam gazisi bir babanın oğlunun cenazesi vesilesiyle eski asker dostlarıyla bir araya gelmesini ve sonrasında yaşananları anlatıyor.

       Üç yıl önce Boyhood’la uzun süre önde götürdükten sonra meslek birliklerinin desteğini yitirerek Oscar yarışını kaybeden Linklater yeniden sahneye çıkmaya hazırlanıyor. 1990’lardan bu yana Amerikan bağımsız sinemasının en büyük yönetmeni unvanını perçinleyen Linklater’ın Akademi ile ilişkisi Boyhood öncesinde senaryo adaylıklarını aşamamıştı. Fakat bu kez savaşıydı, arkadaşlığıydı, kayıp giden yıllarıydı derken Akademinin dibinin düşeceği bir materyal var elinde. Elinden kötü bir film çıktığını görmüşlüğümüz yok. Dolayısıyla filme dair inancımız da tam. Venedik-Telluride-Toronto üçlüsünü atlıyor oluşu bir dezavantaj gibi görünüyor ancak New York Film Festivalinin açılış filmi olarak duyrulduğunu söyleyelim. Bu açıdan adaylıklar konusunda başını içeri sokmakta bir zorluk yaşamaz. Dizi sektörünü kasıp kavurduktan sonra Akademinin de bir ödül vermeyi istediğini düşündüğüm Bryan Cranston’ın varlığı da filme pozitif katkı sağlar. Geçen yıl Manchester by the Sea ile başarı yakalayan Amazon'un elinde olması da önemli bir avantaj.


Roman Israel,  Esq.

Yönetmen: Dan Gilroy
Dağıtımcı: Sony
Vizyon tarihi: 3 Kasım 2017
Festivaller: -
Konu: Filmde yardıma muhtaçlara destek olan bir hukuk firmasının başına geçtikten sonra firmada yolunda gitmeyen şeyler olduğunu fark eden bir avukat anlatılıyor.

       Üç yıl evvel Nightcrawler ile büyük sükse yapan Dan Gilroy bu kez sektörün tanıdığı bir kişilik olarak yarışta kendini göstermeyi planlıyor. Uzun süre Inner City olarak bilinen filmin adı yaz ortasında son derece komik gözüken Roman Israel, Esq. olarak değiştirildi. Filme adını veren karakteri geçen yıl Fences’la 3. Oscarını almaya çok yaklaşan, Afro-Amerikanların idolü Denzel Washington canlandırıyor. Washington’ın bu kez çok farklı bir rolle karşımıza çıkacağı konuşuluyor. Ancak sürekli bir devlet veya kamu yetkilisi olarak gördüğümüz Washington burada da avukatı oynadığına göre neresi farklıymış ben de merak ediyorum. Filme dair en büyük endişe prodüksiyon aşamasının devam etmesi ve 2017’ye yetişip yetişmeyeceğine dair şüphelerdi. Sony Kasım’a yetişeceğini duyursa da güz festivallerini kaçırıyor olması film için büyük bir dezavantaja dönüşebilir. Sony’nin elindeki bir diğer film Call Me by Your Name’in kampanyasına ağırlık vermesi de Roman Israel, Esq. için yarışta geri kalma sebebi olabilir.


The Florida Project

Yönetmen: Sean Baker
Dağıtımcı: A24
Vizyon tarihi: 6 Ekim 2017
Festivaller: Cannes, Toronto
Konu: Filmde okulların tatil olmasıyla beraber 6 yaşındaki bir çocuk ve arkadaş grubu için eğlence dolu, yetişkinler için ise acı ve hüzün dolu bir yaz mevsimi anlatılıyor.

       İlk uzun metrajlı filmi Tangerine ile büyük sükse yapan Sean Baker Amerikan bağımsız sinemasının büyük isimlerinden biri olma yolunda ilerliyor. Cannes’da Eleştirmenler Haftası bölümünde gösterilen film festivalin en beğenilen yapımları arasında yerini almıştı. Filmin konusundan hafif bir Beasts of the Southern Wild kokuları gelmiyor değil. Gerek başroldeki çocuk oyuncu Brooklynn Prince’in gerekse Willem Dafoe’nun performansları da çok konuşuldu. Filmin en büyük artılarından biri Moonlight’ı zafere taşıyan A24’le yarışın içinde olacak olması. Son yıllarda Oscar yarışına dair büyük tecrübe edinen ve meyvelerini de hemen toplamaya başlayan şirket, bu küçük, sevimli ve duygusal etki yaratma kapasitesindeki filmi ne kadar ileriye götürebilecek bakalım.


Darkest Hour

Yönetmen: Joe Wright
Dağıtımcı: Focus Features
Vizyon tarihi: 22 Kasım 2017
Festivaller: Telluride, Toronto
Konu: Filmde İkinci Dünya Savaşının ilk yıllarında Nazi Almanyası ile anlaşmak veya onlara karşı durmak arasında büyük bir ikilem yaşayan Winston Churchill’in mücadelesi anlatılıyor.

       Akademiden her daim rağbet gören bir formül varsa o da İngiliz dönem  ve biyografi filmleri. Üstelik film İngiliz tarihinin ve İkinci Dünya Savaşının en önemli figürlerinden Winston Churchill hakkındaysa tam olarak Akademinin ağzına layık bir filmden bahsediyoruz demektir. Joe Wright da Pride & Prejudice, Atonement ve Anna Karenina gibi filmlerle daha önceden Akademinin radarına girmiş bir yönetmen. Churchill’i oynayacak Gary Oldman ise sektörün en sevilen aktörleri arasında. Kağıt üzerinde her şey iyi gözüküyor. Ancak geçtiğimiz haftalarda gösterilen fragman ve filme dair alınan duyumlar beklentiyi düşüren cinstendi. Sıkıcı ve ortalama bir biyografi çıkma ihtimali hiç de az değil. Böyle olursa 4-5 teknik dalda adaylıkla yetinmek zorunda kalabilir.


Get Out

Yönetmen: Jordan Peele
Dağıtımcı: Universal
Vizyon tarihi: 24 Şubat 2017
Festivaller: Sundance
Konu: Film beyaz ırktan olan sevgilisinin ailesiyle tanışmak için kızın ailesini ziyarete giden siyahi bir gencin gittiği evde yaşadığı tuhaf olayları anlatıyor.

       Her yıl olduğu gibi bu yıl da politik doğruculuk adına şişirilen filmimiz belli oldu. Yılın hemen başlarında eleştirmenlerden aldığı üst düzey övgüler ve beklenmedik gişe başarısı Get Out’u yılın ilk yarısının en çok konuşulan filmi yaptı desek yanlış söylemiş olmayız. Siyahi karakter çevresinde gelişen ve ırkçılık meselesine ilginç bir yerden yaklaşan bir korku-komedi filmi Get Out. Filmi izlediğim için rahat yorum yapabiliyorum. Evet fena bir film değil. İlk yarısı itibariyle de oldukça ilgi çekici. Ancak sonrasında sıradanlaşıp yalapşap bir finalle bitiyor. Filmin övgüye değer kısımları olsa da Oscar yarışında ne işi var bu filmin diyor insan. Filmi beyaz bir yönetmen beyaz karakterle çekmiş olsaydı gördüğü değerin çeyreğini göremezdi. Lakin hele şimdi Trump Amerikasında en ufak bir “ırkçı” iması duymaktan ödleri kopan eleştirmenler filme bir başyapıt muamelesi yapmaktan hiç çekinmediler. Akademinin de benzer bir reaksiyon verip filmi adaylıklara boğması ihtimal dahilinde.


Detroit

Yönetmen: Kathryn Bigelow
Dağıtımcı: Annapurna
Vizyon tarihi: 27 Temmuz 2017
Festivaller: -
Konu: Film Temmuz 1967’de Detroit’te yaşanan ırkçılık temelli 12. Sokak Ayaklanması olarak da bilinen halk isyanının Algiers Motel’de gerçekleşen kısmına odaklanıyor.

       Son iki filmi The Hurt Locker ve Zero Dark Thirthy ile Akademinin bugını bulan Bigelow militarizmden yeterince beslendiğini düşünmüş olmalı ki bu sefer de ırkçılık sularına açılmış. Son dönemde Hollywood’da bir politik doğruculuk curcunası almış başını gidiyor. Öyle ki geçen yıl tarihte en iyi film Oscarını kazanan ilk LGBT filmine merhaba dedik ki filmin tüm kadrosu siyahilerden oluşuyordu. Bigelow da bundan nemalanmak istemiş olabilir. Üstelik bu kanlı Detroit olaylarının tam 50. yılında yaz döneminde filmini vizyona sokması da rastlantı değil elbette. Fakat ummadığı bir şey oldu ve film Bigelow’un hikayeyi anlatma biçimi başta olmak üzere son derece ağır eleştiriler aldı. Önceki iki filmini 95 civarı puanlar aldığı Metacritic’te Detroit’in puanı şu anda 79. Bir o kadar kötüsü de film gişede de batmış durumda. Kısacası kağıt üzerinde Bigelow’un yeni Oscar makinesi olarak düşündüğümüz film henüz ilk ayında tarihin tozlu sayfalarına karışmış gibi görünüyor. Ödül sezonunda bir mucize olup bu ölmüş film tekrar dirilebilecek mi göreceğiz.


Mudbound

Yönetmen: Dee Rees
Dağıtımcı: Netflix
Vizyon tarihi: -
Festivaller: Sundance, Toronto
Konu: Filmde İkinci Dünya Savaşından dönüp bir çiftlikte çalışmaya başlayan iki adamın savaş sonrası hayata adaptasyon süreçleri ve ırkçılıkla mücadeleleri ile çiftlikte yaşayan genç bir kadının yaşantısı anlatılıyor.

       Mudbound Sundance’in en çok öne çıkan filmlerinden biriydi. Üstelik bu kez geçen yılki The Birth of Nation gibi sadece siyahilere dair bir film olduğu için abartılan bir filmden ziyade cidden iyi bir iş olduğu anlaşılıyordu. Filmin yönetmeni Dee Rees de 2011’de çektiği ilk uzun metrajlı filmi Pariah ile sinema çevrelerinde epeyce övgü toplamıştı. E sorun ne diyebilirsiniz. Sorun filmin Netflix’te olması. Netflix tartışmaları hiç bu kadar alevlenmemişti. Cannes’da yarışan Netflix filmlerinin yarışmadan çıkarılma raddesine gelmesi, çıkarılmaktan son anda kurtulsalar da filmlerinde jeneriğinde geçen Netflix yazısının gösterimlerde yuhalanması, jüri başkanı Pedro Almodovar dahil olmak üzere sinema çevrelerinin Netflix hakkında yaptığı olumsuz yorumlar…Tüm bunları düşününce geçen birkaç yılda Oscar yarışına ciddi bir film sokmayı başaramayan şirketin bu yıl işinin daha da zor olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz.


Wonderstruck

Yönetmen: Todd Haynes
Dağıtımcı: Amazon
Vizyon tarihi: 20 Ekim 2017
Festivaller: Cannes
Konu: Filmde biri Midwest’te bir oğlan öbürü New York’ta 50 yıl önce yaşayan bir kız olmak üzere iki çocuğun aynı esrarengiz ilişkinin peşine düşmesi anlatılıyor.

       Carol’ın Akademi tarafından nasıl bir vahşete uğradığı daha dün gibi aklımızda. Pek çokları taradından şimdiden modern zaman başyapıtı olarak kabul edilen film 6 dalda adaylık kazansa da en iyi film ve yönetmen dallarında görmezden gelinmişti. Queer sinemasının en önemli yönetmeni olarak kabul edilen Todd Haynes’in ilk kez maruz kaldığı bir durum değildi bu. Daha evvel de Far from Heaven ile benzerini yaşamışlığı var. Wonderstruck’ın bir çocuk kitabından uyarlama olduğu duyulduğunda nihayet Akademinin kucaklayabileceği bir Haynes filmi geliyor diye sevinmiştik. Ancak film Cannes’dan ciddi derecede övgüler alamadı. Beğenenler çoğunlukta olsa da Haynes’in en iyileri arasına giremeyecek bir film olduğu ortak kanaatti. Aradan geçen aylarda da filme dair olumlu bir gelişme yaşanmadı. Filmin geriye kalan tek şansı Amerikalı eleştirmenlerin Cannes’daki meslekteşlarına göre filme daha coşkulu bir reaksiyon verip filmi tekrar yarışın içine sokmaları. Aksi takdirde birkaç teknik dalda adaylıkla yetinmek zorunda kalacak gibi.


Downsizing

Yönetmen: Alexander Payne
Dağıtımcı: Paramount
Vizyon tarihi: 22 Aralık 2017
Festivaller: Venedik, Telluride, Toronto
Konu: Filmde kendilerini küçülttükleri takdirde daha iyi bir yaşam süreceklerini düşünen bir çiftten kadının son anda vazgeçmesi ve erkeğin küçülmesinin öyküsü anlatılıyor.

       Bu sezon için Oscar muhabbetleri başladığında son üç filmiyle de en iyi film ve yönetmen adaylıkları alan Alexander Payne’in satirik bilimkurgusuyla bu kez ödüller için geleceğinden şüphem yoktu. Ancak pek parlak olmayan ön gösterim raporları gelince filme dair ümitlerim tükendi diyebilirim. Zira birçok kez ön gösterim yapıp kurgusunun değiştirilmesi iki yıl önce Joy’un başına gelenleri hatırlatıyor. Orada da aynı şekilde Akademi favorisi 3 filmle üst üste yönetmen adaylıkları alan David O. Russell’ın filmi bu kez ödüllere ambargo koyacak derken aynı süreçlerden geçip yok olup gitmişti. Downsizing de birebir Joy’un izinden gidiyor. Filme dair azıcık da olsa ümidimizi korumamızı sağlayan şey Venedik Film Festivalinin açılış filmi olarak belirlenmiş olması. Ancak o da iyi bir film olduğunu göstermiyor elbette. Yakın zamanda The Ides of March gibi filmlerin de açılış filmi olarak seçildiğini düşünürsek… Yine de ön gösterimlerin tersinin çıktığı da görülmemiş şey değil. Venedik’ten gelecek tepkiler filmin durumunu daha net olarak ortaya koyacak.


Phantom Thread

Yönetmen: Paul Thomas Anderson
Dağıtımcı: Focus Features
Vizyon tarihi: 25 Aralık 2017
Festivaller: -
Konu: Filmde 1950’lerin Londra’sında kraliyet ailesi ve toplumun yüksek kesimi için tasarım yapmakla görevli bir modacı anlatılıyor.

       Amerikan sinemasının yüz akı olarak görülen ve kimilerince Kubrick’in varisi olduğu söylenen Paul Thomas Anderson yine farklı bir konuya el atmış. Akademiden senaryo adaylıkları alan ilk filmlerinin ardından There Will Be Blood ile ödüle epeyce yaklaşan PTA sonraki filmleri The Master ve Inherent Vice ile Akademi çizgisinden epey uzaklaşmıştı. Sineması olgunlaştıkça popülerlikten de uzaklaşıyor haliyle. Bu kez de çok Akademiye hitap etmeyecek gibi duran bir filmle geliyor. Tabii ki filmin en heyecan verici tarafı 3 Oscarlı Daniel Day-Lewis’i gerçek bir modacıyı canlandırırken izlemek olacak. Üstelik de kariyerinin son performansında. Zaten filmlerinde aşırı seçici olan ve 2000 sonrası oynadığı filmlerin sayısı bir elin parmağını geçmeyen Day-Lewis geçtiğimiz aylarda emekliliğini açıklamıştı. Henüz 59 yaşındaki oyuncu kararından döner mi bilinmez ama şimdilik onun son performansı olarak değerlendirmekte beis yok. Nihai olarak PTA’nın There Will Be Blood hariç diğer filmleri gibi 2-3 dalda Akademinin radarına girebilecek bir film gibi duruyor. Filmin adının henüz netleşmediğini ve Phantom Thread isminin gayrıresmi olduğunu belirtelim. 2017’ye de ucu ucuna yetişecek gibi görünüyor.


Blade Runner 2049

Yönetmen: Denis Villeneuve
Dağıtımcı: Warner Bros.
Vizyon tarihi: 6 Ekim 2017
Festivaller: -
Konu: Film ilk filmdeki olaylardan 30 yıl sonra yeni bir replikant avcısının büyük bir sırrı keşfetmesini ve 30 yıldır kayıp olan eski avcı Deckard’ın peşine düşmesini anlatıyor.

       Blade Runner sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olarak gösterilir. Bilimkurgu türünde ise adı ilk sıralarda anılıyor. Böyle bir mirası devralmak ve üstesinden gelmek her babayiğidin harcı değil. Ancak bunu yapacak biri varsa da Villeneuve en uygun isim gibi duruyor. Incendies, Prisoners, Sicario derken geçen yıl Arrival’la büyük bir ivme yakalayan yönetmen hazır eli sıcakken böyle büyük bir filmi de kotarabilir gibi duruyor. Filmin fragmanları beklentiyi karşıladı diyebiliriz. Teknik dallarda Dunkirk’le büyük bir rekabete gireceği aşikar. Ancak filmin hazır olduğu halde festivalleri es geçmesi pek hayra alamet değil. Fragmanlardan gördüğümüz üzere Ryan Gosling’in filmde ifadesiz bir surata bürünmesi ve Harrison Ford’un filmdeki süresinin çok kısa olduğuna dair alınan duyumlar da beklentiyi düşüren unsurlar. Şu durumda büyük dallara sızması zor gibi görünüyor.


Lean on Pete

Yönetmen: Andrew Haigh
Dağıtımcı: A24
Vizyon tarihi: -
Festivaller: Venedik, Telluride, Toronto
Konu: Filmde düzensiz bir yaşamı olan 15 yaşındaki bir çocuğun babasıyla Oregon’a taşındıktan sonra bir at eğitmenin yanında çalışmaya başlaması ve Lean on Pete adlı başarısız bir yarış atıyla arkadaş olması anlatılıyor.

      Weekend ve 45 Years ile hedefi iki kez tam ortadan vuran, 45 Years ile Charlotte Rampling’e Oscar adaylığı kazandıran Andrew Haigh’in filmine dair beklentiler başta çok yüksekti. Üstelik filmin arkasında geçen yıl Moonlight’ı zafere taşıyan A24’ün varlığı filme dair güven artırıcı unsurların başında geliyordu. Lakin filmden uzun süre haber alınamadı. Halen bir vizyon tarihi belirlenmiş değil. Bir de The Florida Project’in Cannes’da aldığı büyük övgülerle A24’ün yarıştaki 1 numaralı filmi konumuna yükselmiş olması söz konusu. Aynı şekilde Lady Bird’ü de aldı A24. Tüm bu olumsuzluklar sonrası filmin şansı tükendi mi derken arka arkaya festival haberleri geldi. Venedik-Telluride-Toronto üçlüsünün tamamında gösterilecek olması filme dair umutları az da olsa yeşertti denebilir.


Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

Yönetmen: Martin McDonagh
Dağıtımcı: Fox Searchlight
Vizyon tarihi: 10 Kasım 2017
Festivaller: Venedik, Toronto
Konu: Filmde kızı bir cinayete kurban gittikten sonra aylar boyu aradığı adaleti bulamayan bir annenin polislerle girdiği mücadele işleniyor.

       Filmin konusunu okuyup ciddi bir suç draması izleyeceğinizi düşünmeyin. In Bruges ve Seven Psychopaths izleyenler yönetmen Martin McDonagh’ın stili hakkında bir fikir sahibidir zaten. Fragmandan da gördüğümüz üzere yine önceki filmleriyle benzer çizgide bir kara mizah filmi izleyeceğiz. Akademinin çok yüz verdiği bir tür değil. Ancak eğer adalet kavramına dair ciddi şeyler söylüyorsa dikkate alınabilir. Wes Anderson’ın politik soslu The Grand Budapest Hotel ile Akademi tarafından kabul görmesi gibi. Ancak yönetmenin filmografisini düşününce senaryo ve oyunculuk dalları dışında fazla şans bulabilecek bir film olduğunu düşünmüyorum.


The Current War

Yönetmen: Alfonso Gomez-Rejon
Dağıtımcı: The Weinstein Company
Vizyon tarihi: 24 Kasım 2017
Festivaller: Toronto
Konu: Film 19. yüzyılın sonlarında Thomas Edison ile George Westinghouse arasında pazarlanabilir ve sürdürülebilir bir elektrik sistemi yaratma konusunda yaşanan büyük rekabete odaklanıyor.

       Weinstein ve Oscar deyince insanın tüyleri diken diken oluyor elbette. Yıllar boyu yaptığı agresif kampanyalarla sıradan filmlere dahi en iyi film Oscarı kazandırmış bir şirketten bahsediyoruz. Ne var ki Weinstein büyüsü artık bozuldu. Özellikle son 3-4 yıldır durumları çok kötü. Nerdeyse batma noktasına geldiler demişken geçen yıl son anda Lion’ı devreye sokup “hala burdayız, nefesimiz tükenmedi” mesajı vermişlerdi. Şirketin bu yılki en büyük kozu da The Current War. Zira şirketin elindeki diğer iddialı film Mary Magdalene hem festivallerde gösterilmeyecek hem de dini içerikli filmler Akademide pek tutmuyor. The Current War’un bir diğer avantajı Dünyada hemen herkesin ilgisini çekebilecek bir konuya odaklanıyor olması. Ancak ödül sezonuna yaklaşırken filme daha olumlu bir şeyler duyamamış olmak, filmin batan Weinsten filmleri çöplüğüne mi gideceği sorusunu sorduruyor. Yönetmen Gomez-Rejon iki yıl evvel Sundance’ten ödüllü Me and Earl and the Dying Girl gibi küçük bir filmden sonra böyle büyük bir dönem filmini idare edebilmiş mi o da merak konusu.


mother!

Yönetmen: Darren Aronofsky
Dağıtımcı: Paramount
Vizyon tarihi: 15 Eylül 2017
Festivaller: Venedik, Toronto
Konu: Film sakin bir hayat süren sıradan bir çiftin evlerine davetsiz bir misafir gelmesiyle beraber huzurlarının bozulması ve ilişkilerinin sınanmasını anlatıyor.

       Konusu sır gibi saklanan filmin geçtiğimiz günlerde yayınlanan fragmanı da fazla bilgi vermiyordu doğrusu. Öyle ki filme dair spoilerların sızdırılmasından korkan Paramount’un Venedik’te yarışmasına bir güç bela izin verdiği söylendi Venedik Festival Direktörü Alberto Barbera tarafından. Akademinin gözüne güç bela girebilen Darren Aronofsky Black Swan ile oluşturduğu mirası Noah ile yok etti desek yanlış söylemiş olmayız. Bu kez ise Black Swan ile şöyle bir dokundurduğu korku filmi sularına tamamen dalmış gibi görünüyor. Filme dair elimizde hemen hiç veri yok. Ancak şunu rahatlıkla söylebiliriz ki korku filmlerine tarih boyunca mesafeli durmuş Akademiden destek alabileceğini düşünmek şu aşamada hayalcilik olur. İçinde yeni süperstarımız Jennifer Lawrence ve Oscarlı Javier Bardem’i barındırsa bile. Üstelik filmin vizyon tarihi de sezonla o kadar alakasız ki... Yine de Venedik gösterimi sonrası duyacaklarımızla daha net konuşabileceğiz.


Suburbicon

Yönetmen: George Clooney
Dağıtımcı: Paramount
Vizyon tarihi: 27 Ekim 2017
Festivaller: Venedik, Toronto
Konu: Filmde yaşadıkları huzurlu banliyö mahallesinin görünenin ötesinde suç ve şiddet dolu arka planını keşfeden bir aile anlatılıyor.

       Oyunculuk kariyeriyle birlikte yönetmenlik kariyeri de sürdüren isimlerden biri de George Clooney. Bu konuda fena da sayılmaz. Good Night, and Good Luck ile en iyi film ve yönetmen Oscarına aday olmuşluğu bile var. Ancak son iddialı filmi The Ides of March elinde patlamış ve senaryo adaylığıyla yetinmek zorunda kalmıştı. Yeni filmi Suburbicon’ın da heyecan verici bir tarafı olduğunu söylemek zor. Ne var ki filmin Venedik ana yarışmasına kabul edilmesi onu Oscar sohbetlerinin içinde tuttu diyebiliriz. Düşük bir ihtimal gibi görünse de Venedik’teki rakipleri Downsizing ve mother!’ı gölgede bırakıp Paramount’un 1 numarası olabilirse belki o zaman yarışta iddialı bir film olduğunu kabul edebileceğiz.



EN İYİ FİLM
1. The Papers
2. Dunkirk
3. The Shape of Water
4. Call Me by Your Name
5. Last Flag Flying
6. Roman Israel, Esq.
7. The Florida Project
8. Darkest Hour
9. Get Out
10. Detroit

11. Mudbound

12. Wonderstruck
13. Downsizing
14. Phantom Thread
15. Blade Runner 2049
16. Lean on Pete
17. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
18. The Current War
19. mother!
20. Suburbicon

All the Money in the World

Battle of the Sexes
Breathe
Disobedience
Film Stars Don't Die in Liverpool
Goodbye Christopher Robin
Hostiles
Kings
Lady Bird
Marshall
Mary Magdalene
Molly's Game
Murder on the Orient Express
Novitiate
Stronger
The 15:17 to Paris
The Aftermath
The Beguiled
The Big Sick
The Greatest Showman
The Killing of a Sacred Deer
The Leisure Seeker
The Lost City of Z
The Mountain Between Us
The Snowman
Victoria and Abdul
Wind River
Wonder
Wonder Wheel

EN İYİ YÖNETMEN

1. Steven Spielberg - The Papers
2. Christopher Nolan - Dunkirk
3. Guillermo del Toro - The Shape of Water
4. Luca Guadagnino - Call Me by Your Name
5. Dan Gilroy - Roman Israel, Esq.

6. Sean Baker - The Florida Project

7. Richard Linklater - Last Flag Flying
8. Joe Wright - Darkest Hour
9. Kathryn Bigelow - Detroit
10. Paul Thomas Anderson - Phantom Thread
11. Jordan Peele - Get Out
12. Denis Villeneuve - Blade Runner 2049
13. Dee Rees - Mudbound
14. Alexander Payne - Downsizing
15. Todd Haynes - Wonderstruck
16. Andrew Haigh - Lean on Pete
17. George Clooney - Suburbicon
18. Darren Aronofsky - mother!
19. Alfonso Gómez-Rejón - The Current War
20. Martin McDonaugh - Three Bilboards Outside Ebbing, Missouri

Aaron Sorkin - Molly's Game

Andy Serkis - Breathe
Clint Eastwood - The 15:17 to Paris
David Gordon Green - Stronger
Garth Davis - Mary Magdalene
Greta Gerwig - Lady Bird
Michael Gracey - The Greatest Showman
Reginald Hudlin - Marshall
Ridley Scott - All the Money in the World
Sebastián Lelio - Disobedience
Sofia Coppola - The Beguiled
Stephen Frears - Victoria and Abdul
Woody Allen - Wonder Wheel
Yorgos Lanthimos - The Killing of a Sacred Deer

EN İYİ ERKEK OYUNCU
1. Gary Oldman - Darkest Hour
2. Daniel Day-Lewis - Phantom Thread
3. Denzel Washington - Roman Israel, Esq.
4. Bryan Cranston - Last Flag Flying
5. Tom Hanks - The Papers

6. Timothée Chalamet - Call Me by Your Name
7. Andrew Garfield - Breathe
8. Jake Gyllenhaal - Stronger
9. Hugh Jackman - The Greatest Showman
10. Chadwick Boseman - Marshall
11. Benedict Cumberbatch - The Current War
12. Donald Sutherland - The Leisure Seeker
13. Javier Bardem - mother!
14. Joaquin Phoenix - You Were Never Really Here
15. Matt Damon - Downsizing
16. Robert Pattinson - Good Time
17. Steve Carell - Battle of the Sexes
18. Matt Damon - Suburbicon
19. Daniel Kaluuya - Get Out
20. Christian Bale - Hostiles

Adam Sandler - The Meyerowitz Stories
Ali Fazal - Victoria and Abdul
Ben Stiller - Brad’s Status
Benicio Del Toro - Soldado
Bryan Cranston - Untouchable
Charlie Hunnam - The Lost City of Z
Charlie Plummer - Lean on Pete
Chiwetel Ejiofor - Come Sunday
Colin Farrell - The Beguiled
Colin Farrell - The Killing of a Sacred Deer
Colin Firth - The Mercy
Daniel Craig - Kings
Domhnall Gleeson - Goodbye Christopher Robin
Fionn Whitehead - Dunkirk
Geoffrey Rush - Final Portrait
Idris Elba - The Mountain Between Us
James Franco - The Disaster Artist
James McAvoy - Submergence
Jamie Bell - Film Stars Don't Die in Liverpool
Jason Clarke - The Aftermath
Javier Bardem - mother!
Kenneth Branagh - Murder on the Orient Express
Kevin Spacey - All the Money in the World
Liam Neeson - Mark Felt: The Man Who Brought Down the White House
Mark Walhberg - All the Money in the World
Michael Fassbender - The Snowman
Michael Shannon - The Current War
Oscar Isaac - Life Itself
Ryan Gosling - Blade Runner 2049

EN İYİ KADIN OYUNCU
1. Meryl Streep - The Papers
2. Kate Winslet - Wonder Wheel
3. Judi Dench - Victoria and Abdul
4. Annette Bening - Film Stars Don't Die in Liverpool
5. Sally Hawkins - The Shape of Water

6. Frances McDormand - Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

7. Jennifer Lawrence - mother!
8. Claire Foy - Breathe
9. Daniela Vega - A Fantastic Woman
10. Saoirse Ronan - Lady Bird
11. Helen Mirren - The Leisure Seeker
12. Rooney Mara - Mary Magdalene
13. Jessica Chastain - Molly's Game
14. Rachel Weisz - Disobedience
15. Julianne Moore - Suburbicon
16. Halle Berry - Kings
17. Emma Stone - Battle of the Sexes
18. Glenn Close - The Wife
19. Diane Kruger - In the Fade
20. Emma Thompson - The Children Act

Alicia Vikander - Submergence

Brie Larson - The Glass Castle
Carey Mulligan - Mudbound
Charlize Theron - Tully
Diane Keaton - Hampstead
Eva Green - Based on a True Story
Jessica Chastain - Woman Walks Ahead
Julia Roberts - Wonder
Kate Beckinsale - The Only Living Boy in New York
Kate Winslet - The Mountain Between Us
Keira Knightley - The Aftermath
Kirsten Dunst - Woodshock
Margot Robbie - I, Tonya
Melissa McCarthy - Can You Ever Forgive Me?
Michelle Pfeiffer - Where is Kyra?
Millicent Simmonds - Wonderstruck
Nicole Kidman - The Beguiled
Rachel Weisz - My Cousin Rachel

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

1. Michael Stuhlbarg - Call Me by Your Name
2. Willem Dafoe - The Florida Project
3. Laurence Fishburne - Last Flag Flying
4. Michael Shannon - The Shape of Water
5. Colin Farrell - Roman Israel, Esq.

6. Will Poulter - Detroit

7. Ben Mendelsohn - Darkest Hour
8. Mark Rylance - Dunkirk
9. Steve Buscemi - Lean on Pete
10. Sterling K. Brown - Marshall
11. Jason Mitchell - Mudbound
12. Armie Hammer - Call Me by Your Name
13. Michael Shannon - The Current War
14. Idris Elba - Molly’s Game
15. Sam Rockwell - Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
16. John Boyega - Detroit
17. Dustin Hoffman - The Meyerowitz Stories
18. Joaquin Phoenix - Mary Magdalene
19. Steve Carell - Last Flag Flying
20. Jamie Bell - Film Stars Don't Die in Liverpool

Ali Fazal - Victoria and Abdul

Anthony Mackie - Detroit
Ben Stiller - The Meyerowitz Stories
Bob Odenkirk - The Papers
Charlie Plummer - All the Money in the World
Chiwetel Ejiofor - Mary Magdalene
Ed Harris - mother!
Garrett Hedlund - Mudbound
Harrison Ford - Blade Runner 2049
Jacob Tremblay - Wonder
Kevin Costner - Molly’s Game
Kevin Hart - Untouchable
Lucas Hedges - Lady Bird
Oscar Isaac - Suburbicon
Robert Pattinson - The Lost City of Z
Richard Jenkins - The Shape of Water
Stanley Tucci - The Children Act
Steve Carell - Battle of the Sexes
Woody Harrelson - The Glass Castle

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

1. Melissa Leo - Novitiate
2. Michelle Pfeiffer - mother!
3. Holly Hunter - The Big Sick
4. Octavia Spencer - The Shape of Water
5. Kristin Scott Thomas - Darkest Hour

6. Vicky Krieps - Phantom Thread

7. Mary J. Blige - Mudbound
8. Michelle Williams - The Greatest Showman
9. Allison Janney - I, Tonya
10. Nicole Kidman - The Killing of a Sacred Deer
11. Rachel McAdams - Disobedience
12. Laurie Metcalf - Lady Bird
13. Juno Temple - Wonder Wheel
14. Julianne Moore - Suburbicon
15. Hong Chau - Downsizing
16. Catherine Keener - Get Out
17. Brooklynn Prince - The Florida Project
18. Millicent Simmonds - Wonderstruck
19. Margot Robbie - Goodbye Christopher Robin
20. Carmen Ejogo - Roman Israel, Esq.

Aja Naomi King - Untouchable

Allison Williams - Get Out
Brie Larson - The Glass Castle
Carrie Coon - The Papers
Chloë Sevigny - Lean on Pete
Judi Dench - Murder on the Orient Express
Julianne Moore - Wonderstruck
Julie Walters - Film Stars Don't Die in Liverpool
Katherine Waterston - The Current War
Kirsten Dunst - The Beguiled
Kristen Wiig - Downsizing
Lesley Manville - Phantom Thread
Naomi Watts - The Glass Castle
Nicole Kidman - The Beguiled
Rebecca Ferguson - The Greatest Showman
Rosamund Pike - Entebbe
Sarah Paulson - The Papers
Sienna Miller - The Lost City of Z
Tatiana Maslany - Stronger
Vanessa Redgrave - Film Stars Don't Die in Liverpool

EN İYİ ÖZGÜN SENARYO

1. The Papers
2. Roman Israel, Esq.
3. Get Out
4. The Shape of Water
5. The Florida Project

6. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

7. The Big Sick
8. Detroit
9. Darkest Hour
10. Phantom Thread
11. Downsizing
12. The Killing of a Sacred Deer
13. Wonder Wheel
14. Lady Bird
15. Suburbicon
16. mother!
17. Dunkirk
18. The Current War
19. The Meyerowitz Stories
20. The Greatest Showman

All the Money in the World

Baby Driver
Brad's Status
Breathe
Goodbye Christopher Robin
Hostiles
I, Tonya
Kings
Marshall
Mary Magdalene
Novitiate
Tully
Wind River

EN İYİ UYARLAMA SENARYO

1. Call Me by Your Name
2. Last Flag Flying
3. Mudbound
4. Wonderstruck
5. The Death of Stalin

6. Lean on Pete

7. Molly's Game
8. Victoria and Abdul
9. Disobedience
10. The Leisure Seeker
11. The Disaster Artist
12. The Beguiled
13. Blade Runner 2049
14. The 15:17 to Paris
15. Film Stars Don't Die in Liverpool
16. Hostiles
17. How to Talk to Girls at Parties
18. You Were Never Really Here
19. The Snowman
20. Stronger

Thank You For Your Service

Thoroughbred
The Glass Castle
The Lost City of Z
The Mountain Between Us
Untouchable
Wonder

EN İYİ ANİMASYON

1. Coco
2. The Breadwinner
3. The Lego Batman Movie
4. In This Corner of the World
5. Mary and the Witch's Flower

6. The Boss Baby

7. Ferdinand
8. My Little Pony: The Movie
9. The Lego Ninjago Movie
10. Cars 3

A Stork's Journey

Animal Crackers
Blazing Samurai
Captain Underpants
Despicable Me 3
Nut Job 2: Nutty By Nature
Rock Dog
Smurfs: The Lost Village
The Emoji Movie
The Girl Without Hands
The Son of Bigfoot
The Star

EN İYİ BELGESEL

1. City of Ghosts
2. Chasing Coral
3. Angkor Awakens: A Portrait of Cambodia
4. Last Men in Aleppo
5. Visages Villages

6. Let It Fall: Los Angeles 1982-1992

7. Step
8. Strong Island
9. In Transit
10. I Called Him Morgan
11. Inconvenient Sequel, An: Truth to Power
12. Oklahoma City
13. The Death and Life of Marsha P. Johnson
14. Whitney: Can I Be Me?
15. Kedi

12 Days

Accidental Anarchist
Behind the Curtain: Todrick Hall
Born in China
Burden
California Dreams
Chasing Trane: The John Coltrane Documentary
Citizen Jane: Battle for the City
Cries from Syria
David Lynch: The Art Life
Dawson City: Frozen Time
Eagles of Death Metal: Nos Amis (Our Friends)
Elian
Fittest on Earth: A Decade of Fitness
Get Me Roger Stone
Ghosts of our Forest
Give Me Future
Harold and Lillian: A Hollywood Love Story
I Am Another You
I Am Heath Ledger
Icarus
Karl Marx City
LA 92
Long Strange Trip: The Untold Story of The Grateful Dead
The Mars Generation
Motherland
My Journey through French Cinema
Night School
Promised Land
Rumble: The Indians Who Rocked The World
Take Every Wave: The Life of Laird Hamilton
Tell Them We Are Rising: The Story of Black Colleges and Universities
The Family I Had
The Secret Life of Lance Letscher
The War We Ignore
Uncertain
Unrest
Water & Power: A California Heist
Whose Streets?
Winnie

YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM

1. 120 BPM - Fransa
2. The Square - İsveç
3. Loveless - Rusya
4. The Other Side of Hope - Finlandiya
5. Western - Almanya

6. On Body and Soul - Macaristan

7. A Fantastic Woman - Şili
8. My Happy Family - Gürcistan
9. Closeness - Rusya
10. Harmonium - Japonya
11. In the Fade - Almanya
12. Summer 1993 - İspanya
13. Heartstone - İzlanda
14. Thelma - Norveç
15. A Gentle Creature - Ukrayna
16. Zama - Arjantin
17. Ana, mon Amour - Romanya
18. Spoor - Polonya
19. 1945 - Macaristan
20. I Am Not Madame Bovary - Çin

A Taxi Driver - Güney Kore

Albüm - Türkiye
Directions - Bulgaristan
Ferrari - İran
Happy End - Avusturya
Khibula - Gürcistan
Koca Dünya - Türkiye
Longing - İsrail
Marlina the Murderer in Four Acts - Endonezya
Midday Event - İran
November - Estonya
Pop Aye - Tayland
The Constitution - Hırvatistan
The Divine Order - İsviçre
The Nothing Factory - Portekiz
The Summit - Arjantin
The Third Murder - Japonya
Tulips, Love, Honour and a Bike - Hollanda

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ

1. Blade Runner 2049
2. Dunkirk
3. The Shape of Water
4. Darkest Hour
5. Wonderstruck

6. Call Me by Your Name

7. The Lost City of Z
8. Detroit
9. The Florida Project
10. mother!
11. Phantom Thread
12. Roman Israel, Esq.
13. The Greatest Showman
14. The Papers
15. Breathe
16. Mary Magdalene
17. The Current War
18. Star Wars: The Last Jedi
19. Murder on the Orient Express
20. Wonder Wheel

Downsizing

Get Out
Goodbye Christopher Robin
Last Flag Flying
Lean on Pete
Marshall
The Aftermath
The Beguiled
The Killing of a Sacred Deer
The Snowman
You Were Never Really Here

EN İYİ KURGU

1. Dunkirk
2. Blade Runner 2049
3. The Papers
4. The Shape of Water
5. Detroit

6. Roman Israel, Esq.

7. The Florida Project
8. Darkest Hour
9. Get Out
10. Call Me by Your Name
11. Star Wars: The Last Jedi
12. mother!
13. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
14. Wonderstruck
15. The Greatest Showman
16. Phantom Thread
17. The Current War
18. Downsizing
19. Last Flag Flying
20. Suburbicon

All the Money in the World

Breathe
Goodbye Christopher Robin
Lean on Pete
Marshall
Mary Magdalene
The 15:17 to Paris
The Aftermath
The Killing of a Sacred Deer
The Lost City of Z
The Snowman

EN İYİ ÖZGÜN MÜZİK

1. Dunkirk
2. The Papers
3. The Shape of Water
4. Wonderstruck
5. Darkest Hour

6. Star Wars: The Last Jedi

7. The Greatest Showman
8. Detroit
9. Coco
10. mother!
11. Phantom Thread
12. Roman Israel, Esq.
13. Mary Magdalene
14. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
15. War for the Planet of Apes

All the Money in the World

Based on a True Story
Battle of the Sexes
Downsizing
Ferdinand
Last Flag Flying
Lean on Pete
Mudbound
Murder on the Orient Express
Suburbicon
The Beguiled
The Current War
The Killing of a Sacred Deer
Victoria and Abdul

EN İYİ PRODÜKSİYON TASARIMI

1. Blade Runner 2049
2. Darkest Hour
3. Dunkirk
4. The Shape of Water
5. Wonderstruck

6. The Greatest Showman

7. Phantom Thread
8. The Papers
9. Star Wars: The Last Jedi
10. The Current War
11. Beauty and the Beast
12. The Beguiled
13. Murder on the Orient Express
14. Call Me by Your Name
15. Detroit
16. The Lost City of Z
17. Mary Magdalene
18. Downsizing
19. Roman Israel, Esq.
20. The Snowman

All the Money in the World

Breathe
Goodbye Christopher Robin
Marshall
Mudbound
The Aftermath
Wonder Wheel

EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
1. Phantom Thread
2. Wonderstruck
3. Darkest Hour
4. Blade Runner 2049
5. The Greatest Showman

6. The Shape of Water
7. Victoria and Abdul
8. Beauty and the Beast
9. Murder on the Orient Express
10. The Current War
11. The Papers
12. The Beguiled
13. Dunkirk
14. Mary Magdalene
15. Wonder Wheel

All the Money in the World
Breathe
Detroit
Goodbye Christopher Robin
How to Talk to Girls At Parties
Marshall
Mudbound
Roman Israel, Esq.
Star Wars: The Last Jedi
Suburbicon
The Aftermath
The Lost City of Z
The Snowman
Wonder Woman

EN İYİ MAKYAJ VE SAÇ TASARIMI
1. Darkest Hour
2. The Shape of Water
3. The Mountain Between Us

4. Phantom Thread

5. The Greatest Showman
6. Guardians of Galaxy Vol. 2
7. The Papers
8. Star Wars: The Last Jedi
9. Wonderstruck
10. Dunkirk
11. Mary Magdalene
12. Battle of the Sexes
13. Logan
14. Blade Runner 2049
15. Thor: Ragnarok

Alien: Covenant
Beauty and the Beast
Detroit
Goodbye Christopher Robin
How to Talk to Girls At Parties
Kong: Skull Island
Marshall
mother!
Mute
Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales
The Beguiled
The Death of Stalin
The Glass Castle
The Lost City of Z
The Mummy
The Snowman
War for the Planet of the Apes
Wonder
Wonder Woman

EN İYİ SES KURGUSU
1. Dunkirk
2. Blade Runner 2049
3. Detroit
4. Star Wars: The Last Jedi
5. Baby Driver

6. War for the Planet of the Apes

7. The Shape of Water
8. Get Out
9. Coco
10. Justice League
11. Transformers: The Last Knight
12. The Greatest Showman
13. Wonder Woman
14. Logan
15. Hostiles

Alien: Covenant
Beauty and the Beast
Colossal
Downsizing
Ghost in the Shell
Guardians of the Galaxy Vol. 2
King Arthur: Legend of the Sword
Kingsman: The Golden Circle
Kong: Skull Island
mother!
Mute
Okja
Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales
Power Rangers
Spider-Man: Homecoming
The Dark Tower
The Fate of the Furious
The Great Wall
The Mummy
Thor: Ragnarok
Valerian and the City of a Thousand Planets

EN İYİ SES MİKSAJI
1. Dunkirk
2. Blade Runner 2049
3. Detroit
4. Star Wars: The Last Jedi
5. The Shape of Water

6. The Greatest Showman
7. Baby Driver
8. Beauty and the Beast
9. Get Out
10. Coco
11. Guardians of the Galaxy Vol. 2
12. Wonder Woman
13. Transformers: The Last Knight
14. War for the Planet of the Apes
15. Hostiles

Alien: Covenant
Colossal
Downsizing
Ghost in the Shell
King Arthur: Legend of the Sword
Kingsman: The Golden Circle
Kong: Skull Island
Last Flag Flying
mother!
Mute
Okja
Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales
Power Rangers
Roman Israel, Esq.
Spider-Man: Homecoming
The Dark Tower
The Fate of the Furious
The Great Wall
The Mummy
Thor: Ragnarok
Valerian and the City of a Thousand Planets
Wonderstruck

EN İYİ GÖRSEL EFEKT
1. Blade Runner 2049
2. War for the Planet of the Apes
3. Star Wars: The Last Jedi
4. The Shape of Water
5. Dunkirk

6. Guardians of the Galaxy Vol. 2
7. Beauty and the Beast
8. Kong: Skull Island
9. Wonder Woman
10. Thor: Ragnarok
11. Transformers: The Last Knight
12. Spider-Man: Homecoming
13. Okja
14. mother!
15. The Greatest Showman

Alien: Covenant
Colossal
Downsizing
Geostorm
Ghost in the Shell
Jumanji: Welcome to the Jungle
Justice League
King Arthur: Legend of the Sword
Kingsman: The Golden Circle
Logan
Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales
Power Rangers
The Dark Tower
The Great Wall
The Mummy
Valerian and the City of a Thousand Planets